Vahdet-i zâtına aklımca şahâdet lâzım
Can ü gönlümle münâcât ü ibâdet lâzım
Şiir
Münâcât
Şair
Şinasi (1826–1871)
Konu
Tanrı'nın birliğini ve kudretini akıl ve doğa yoluyla kanıtlayan, ardından şairin kendi günahkârlığını itiraf edip sonsuz bağışlayıcılığa sığındığı bir yakarış (münâcât) şiiri
Edebi Dönem
Tanzimat Edebiyatı, I. Dönem (1860-1876) — Türk şiirinde "fikir" eksenli yenileşmenin ilk örneklerinden
Tematik Odak
Tanrı'nın varlığının akıl ve doğa üzerinden ispatı, günah ve pişmanlık, sonsuz rahmet ve bağışlanma umudu
Kaynak
Müntehabât-ı Eş'ârım / Divân-ı Şinasi (1870, Tasvîr-i Efkâr Matbaası, İstanbul) — şiirin ilk baskısı aynı eserin 1862 edisyonundadır
Analitik Notlar
Şiir, "Hak-Teâlâ azamet âleminin pâdişehi / Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi" beytiyle açılır ve Tanrı'yı klasik divan şiirinin alışıldık mübalağalı sıfatlarıyla değil, doğrudan bir tanım cümlesiyle -mekândan bağımsız bir hükümdarlık- tasvir eder. TEİS'in de vurguladığı gibi Şinasi, eski şiirin Arapça-Farsça tamlamalarını ve mazmunlarını mümkün olduğunca ayıklayarak şiire "fikir"i hâkim kılmaya çalışır; bu beyitte de süsleme değil, tanım ve önerme öne çıkar. "Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyâdı" dizesi, yaratılışı doğrudan bir "hikmet" (bilgelik/sebep) sonucu olarak sunarak şiirin geri kalanına akılcı bir çerçeve kurar.
İkinci bölüm, doğayı bir kanıt zinciri olarak işler: melekler secde eder, yer "emri vech üzre" hareket eder, ay ve güneş "rahmetinin lem'ası", yıldızlar ise "Tanrı'nın varlığına... bürhân-ı münîr" (aydınlatıcı kanıt) olarak sıralanır. Bu bölümün doruk noktası "Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile" dizesidir -kâinatın tamamına gerek olmadığını, yaratılmış tek bir zerrenin bile kanıt için yeterli olduğunu söyleyen bu önerme, mucizeye veya nakle değil gözlemlenebilir doğaya dayanan bir akıl yürütmedir. "Göremez zâtını mahlûkunun âdî nazarı / Hisseder nûrunu ammâ ki basîret basarı" beyti ise, Tanrı'nın doğrudan görülemeyeceğini ama "basîret" (iç görü/seziş) yoluyla hissedilebileceğini belirterek, şiiri saf akılcılıktan bir basîret/sezgi boyutuna taşır.
Şiirin ikinci yarısı, kozmik kanıtlamadan şairin kendi vicdanına döner: "Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar / Sûretim gerçi güler kalb gözüm kan ağlar" beytiyle şair kendi adını üçüncü şahıs gibi anarak divan şiirinin klasik "mahlas beyti" geleneğini -bu şiirin genelinde terk ettiği süslü biçimlere rağmen- korur. Ardından gelen itiraf, katmanlı bir öz-eleştiriye dönüşür: pişmanlık bile "yüz bulamama" korkusuyla gölgelenir, tövbe etmek bile "bu da fi'l-i şerdir" (bu da kötü bir iştir) diyerek yeniden sorgulanır. Kapanış beyti -"Beni afveylemeğe fazl-ı ilâhîsi yeter / Sanma hâşâ kerem-i nâ-mütenâhîsi biter"- bu sarmal kaygıyı keserek şiiri umutla noktalar; ilk bölümün akılcı kanıtlaması, burada duygusal bir güvene dönüşür.
Münâcât, Şinasi
MÜNÂCÂT
Hak-Teâlâ azamet âleminin pâdişehi
Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi
Hâsdır Zât-ı İlâhîsine mülk-i ezelî
Bî-hudûd anda olan kevkebe-i lem-yezelî
Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyâdı
Dolu boş cümle yed-i kudretinin îcâdı
İzzet ü şânını takdîs kılar cümle melek
Eğilir secde eder pîş-i celâlinde felek
Emri vech üzre yer eyler gece gündüz hareket
Değişir tâzelenir mevsim-i feyz ü bereket
Pertev-i rahmetinin lem'asıdır ayla güneş
Tâb-ı hışmından alır alsa cehennem âteş
Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Anların şu'lesi gök kubbesini yaldızlar
Kimi sâbit kimi seyyâr be-takdîr-i Kadîr
Tanrı'nın varlığına her biri bürhan-ı münîr
Varlığın bilme ne hacet küre-i âlem ile
Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile
Göremez zâtını mahlûkunun âdî nazarı
Hisseder nûrunu ammâ ki basîret basarı
Vahdet-i zâtına aklımca şahâdet lâzım
Can ü gönlümle münâcât ü ibâdet lâzım
Neş'e-i şevk ile âyâtına tapmak dilerim
Anla var Hâlik'ıma gayri ne yapmak dilerim
Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar
Sûretim gerçi güler kalb gözüm kan ağlar
Eder isyânıma gönlümde nedâmet galebe
N'eyleyim yüz bulamam ye's ile afvım talebe
Ne dedim tevbeler olsun bu da fi'l-i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat bed-terdir
Nûr-ı rahmet niye güldürmeye rû-yi siyehim
Tanrı'nın mağfiretinden de büyük mü günehim
Bî-nihâye keremi âleme şamil mi değil
Yoksa âlemde kulu âleme dâhil mi değil
Kulunun za'fına nisbet çoğ ise noksânı
Ya anın kahrına gâlib mi değil ihsânı
Sehvine oldu sebeb acz-i tabî'î kulunun
Hem odur âlem-i mâ'nide şefî'i kulunun
Beni afveylemeğe fazl-ı ilâhîsi yeter
Sanma hâşâ kerem-i nâ-mütenâhîsi biter
Şinasi (1870)
Günümüz Türkçesiyle (sadeleştirme)
Yüce Allah, büyüklük âleminin padişahıdır; mekânsızdır, O'nun devletinin bir taht yeri olamaz.
Başlangıcı olmayan mülk yalnızca O'nun ilahi zatına özgüdür; oradaki sonsuzluk görkemi sınırsızdır.
Yerin ve göğün yapısı O'nun hikmetinin eseridir; dolu da boş da, hepsi kudret elinin icadıdır.
Bütün melekler O'nun yüceliğini ve şanını kutsar; felek bile O'nun büyüklüğü önünde eğilip secde eder.
Yeryüzü O'nun emriyle gece gündüz hareket eder; bereket ve bolluk mevsimleri değişip yenilenir.
Ay ile güneş, O'nun rahmet ışığının bir parıltısıdır; cehennem ateş alacaksa bile bu O'nun öfkesinin hararetindendir.
Yıldızlar, O'nun yüce heybetinin kıvılcımlarıdır; onların ışığı gökkubbeyi yaldızlar.
Kudretli Tanrı'nın takdiriyle kimi sabit kimi hareketlidir bu yıldızlar; her biri Tanrı'nın varlığına parlak bir kanıttır.
Varlığını bilmek için koca kâinata ne gerek var; yarattığı tek bir zerre bile bunu ispata yeter.
Yaratılmışların sıradan bakışı O'nun zatını göremez; ama basiret gözü O'nun nurunu hisseder.
Aklımca, O'nun birliğine tanıklık etmem gerekir; can ve gönlümle de yalvarış ve ibadet etmem gerekir.
Sevinç ve şevkle O'nun ayetlerine tapmak isterim; anla ki Yaratıcım için başka ne yapmak isteyebilirim ki.
Ey Şinasi, içimi Tanrı korkusu kemiriyor; yüzüm gülse de kalbimin gözü kan ağlıyor.
Gönlümde, isyanıma pişmanlık üstün geliyor; ne yapayım, umutsuzluktan affımı istemeye yüz bulamıyorum.
Ne dedim ben, tövbeler olsun; bu bile kötü bir davranış. Benim özrüm, günahımdan iki kat daha kötü.
Rahmet nuru neden kara yüzümü güldürmesin; günahım Tanrı'nın bağışlayıcılığından daha mı büyük?
O'nun sonsuz cömertliği bütün âlemi kapsamıyor mu; yoksa kulu bu âlemin dışında mı tutuluyor?
Kulunun zaafına göre kusuru ne kadar çok olursa olsun, O'nun lütfu yine de gazabına üstün değil mi?
Kulun yanılgısına sebep, onun doğal aczidir; hem mana âleminde kulun şefaatçisi de yine O'dur.
Beni bağışlamaya O'nun ilahi lütfu yeter; sakın O'nun sonsuz keremi biter sanma.
Özel Durum: Şiirin Edebiyat Tarihindeki Payı
TEİS'in aktardığına göre, Namık Kemal'in Encümen-i Şuârâ çevresinden ayrılıp eski edebiyat anlayışıyla bağlarını koparmasında, Müntehabât-ı Eş'âr'ın ve özellikle Münâcât'ın önemli bir payı olmuştur (Kaplan 1997: 33-34) — yani bu şiir, yalnızca bir yakarış değil, Tanzimat şiirinin kendi içindeki kopuşunu tetikleyen metinlerden biri olarak da okunur. Ayrıca akademisyen Ömer Faruk Akün, Şinasi'nin kitabındaki dinî şiirlerde Hz. Peygamber'in hiç zikredilmeyişini, "naatsız bir divan" oluşturulmasını, şairin düşünce dünyasında "deist" bir eğilimin izi olarak değerlendirmiştir (Akün 1979: 555). Bu akademik gözlem, şiirin neden mucize veya vahiy anlatısına değil, doğa ve akıl yürütmeye dayanan bir kanıtlama biçimine yaslandığını açıklayan bir okuma önerisidir.
Şinasi — Şairin Portresi
Şinasi, İstanbul'un Tophane semtinde Boğazkesen mahallesinde, kaynaklara göre 1824 veya 1826'da doğdu (TEİS 1826 tarihini esas alır). Babası, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda şehit düşen topçu yüzbaşısı Bolulu Mehmet Ağa'dır; küçük yaşta yetim kalan Şinasi, annesi ve yakınları tarafından büyütüldü. Mahalle mektebi ve Tophane'deki Fevziye Mektebi'nin ardından Tophane Müşirliği kalemlerinde çalışmaya başladı; burada Arapça, Farsça ve -ihtida ederek Mehmed Reşad adını alan bir Fransız subayından- Fransızca öğrendi. 1849'da Tophane müşiri Ahmet Fethi Paşa ve Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın desteğiyle maliye eğitimi almak üzere Paris'e gitti; burada şarkiyatçı De Sacy ailesiyle tanışıp Ernest Renan ve Lamartine ile dostluk kurdu, Société Asiatique'e üye seçildi.
1854'te İstanbul'a dönen Şinasi'nin memuriyet hayatı, koruyucusu Reşid Paşa'nın siyasi konumuna paralel iniş çıkışlar gösterdi; bir doktor tavsiyesiyle sakalını kestiği için dönemin memuriyet kurallarına aykırı bulunup görevinden uzaklaştırılması, kısa süre sonra Reşid Paşa'nın yeniden sadrazam olmasıyla düzeldi. 1859'da Fransız şiirinden çevirilerini Tercüme-i Manzûme adıyla, aynı yıl Türk tiyatrosunun ilk örneği sayılan Şair Evlenmesi'ni yayımladı. 1860'ta Agâh Efendi ile birlikte ilk özel Türkçe gazete olan Tercüman-ı Ahvâl'i, 1862'de ise tek başına Tasvîr-i Efkâr'ı çıkardı; aynı yıl şiirlerini Müntehabât-ı Eş'ar adıyla bastırdı. 1863'te Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye adlı atasözü derlemesini yayımladı.
1865'te gazetesini Namık Kemal'e bırakarak ikinci kez Paris'e giden Şinasi, burada on dört ciltlik kapsamlı bir Türkçe sözlük hazırlığına girişti; bu çalışma yarım kaldı. 1869 sonlarında İstanbul'a dönüp kendini tamamen yayıncılığa verdi, Müntehabât-ı Eş'ar ile Tercüme-i Manzûme'nin genişletilmiş ikinci baskılarını 1870'te neşretti. TEİS'e göre 12 Eylül 1871'de Cihangir'deki evinde beyin tümöründen vefat etti (bazı kaynaklar, örn. İngilizce Vikipedi, ölüm tarihini 13 Eylül olarak verir). Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "yeniliğin üç büyük muharriri"nden biri saydığı Şinasi, padişahlara kaside sunmayan ve tek başına gazete çıkaran duruşuyla divan edebiyatının saraya bağlanma geleneğini kıran ilk Türk edebiyatçısı olarak anılır.
Sıkça Sorulan Sorular
Münâcât şiiri hangi kitaptan alınmıştır?
Şiir, Şinasi'nin 1870'te Tasvîr-i Efkâr Matbaası'nda basılan Müntehabât-ı Eş'ârım (Divân-ı Şinasi) adlı kitabında yer almaktadır; şiirin ilk baskısı ise 1862'de aynı eserin ilk edisyonunda yayımlanmıştır.
Münâcât şiirinin konusu nedir?
Şiir, Tanrı'nın birliğini ve kudretini akıl ve doğa üzerinden kanıtlamaya çalışan, ardından şairin kendi günahkârlığını itiraf edip Tanrı'nın sonsuz bağışlayıcılığına sığındığı bir münâcât (yakarış) şiiridir.
Şinasi kimdir?
Şinasi (1826–1871), Tanzimat edebiyatının kurucu isimlerinden, ilk özel Türkçe gazeteyi çıkaran gazeteci, Türk tiyatrosunun ilk örneği sayılan Şair Evlenmesi'nin yazarı ve Türk şiirine "fikir" eksenli bir yenilik getiren şairdir.
Bu şiir; Şinasi ve Şiirler etiketleriyle de bulunabilir.
Şinasi, şiirin ilk yarısında akılla kanıtladığı bir Tanrı'ya, ikinci yarısında yürekten yakarır. Sizce bu iki dil -kanıtlayan akıl ile yalvaran gönül- şiirde birbirini tamamlıyor mu, yoksa aralarında bir gerilim mi var? Yorumlarda buluşalım.
Favorilere Ekle
Favorilere eklemek için Google hesabınla giriş yapman gerekiyor.
💡Okur Notu & Bilgilendirme
✍️ Okuduğunuz bu içeriği, kalp ikonuna tıklayarak beğenebilir; Google hesabınızla giriş yaparak Favorilerinize ekleyebilirsiniz.
✍️ Beğendiğiniz dizeleri/metinleri fareyle seçerek veya üzerine basılı tutarak hızlıca alıntılayabilir ve yorumunuza ekleyebilirsiniz.
🎧 Dilerseniz bu içeriği sesli olarak da dinleyebilirsiniz:
Münâcât, Şinasi — Şiir Analizi ve İncelemesi
Can ü gönlümle münâcât ü ibâdet lâzım
Analitik Notlar
Şiir, "Hak-Teâlâ azamet âleminin pâdişehi / Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi" beytiyle açılır ve Tanrı'yı klasik divan şiirinin alışıldık mübalağalı sıfatlarıyla değil, doğrudan bir tanım cümlesiyle -mekândan bağımsız bir hükümdarlık- tasvir eder. TEİS'in de vurguladığı gibi Şinasi, eski şiirin Arapça-Farsça tamlamalarını ve mazmunlarını mümkün olduğunca ayıklayarak şiire "fikir"i hâkim kılmaya çalışır; bu beyitte de süsleme değil, tanım ve önerme öne çıkar. "Eser-i hikmetidir yerle göğün bünyâdı" dizesi, yaratılışı doğrudan bir "hikmet" (bilgelik/sebep) sonucu olarak sunarak şiirin geri kalanına akılcı bir çerçeve kurar.
İkinci bölüm, doğayı bir kanıt zinciri olarak işler: melekler secde eder, yer "emri vech üzre" hareket eder, ay ve güneş "rahmetinin lem'ası", yıldızlar ise "Tanrı'nın varlığına... bürhân-ı münîr" (aydınlatıcı kanıt) olarak sıralanır. Bu bölümün doruk noktası "Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile" dizesidir -kâinatın tamamına gerek olmadığını, yaratılmış tek bir zerrenin bile kanıt için yeterli olduğunu söyleyen bu önerme, mucizeye veya nakle değil gözlemlenebilir doğaya dayanan bir akıl yürütmedir. "Göremez zâtını mahlûkunun âdî nazarı / Hisseder nûrunu ammâ ki basîret basarı" beyti ise, Tanrı'nın doğrudan görülemeyeceğini ama "basîret" (iç görü/seziş) yoluyla hissedilebileceğini belirterek, şiiri saf akılcılıktan bir basîret/sezgi boyutuna taşır.
Şiirin ikinci yarısı, kozmik kanıtlamadan şairin kendi vicdanına döner: "Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar / Sûretim gerçi güler kalb gözüm kan ağlar" beytiyle şair kendi adını üçüncü şahıs gibi anarak divan şiirinin klasik "mahlas beyti" geleneğini -bu şiirin genelinde terk ettiği süslü biçimlere rağmen- korur. Ardından gelen itiraf, katmanlı bir öz-eleştiriye dönüşür: pişmanlık bile "yüz bulamama" korkusuyla gölgelenir, tövbe etmek bile "bu da fi'l-i şerdir" (bu da kötü bir iştir) diyerek yeniden sorgulanır. Kapanış beyti -"Beni afveylemeğe fazl-ı ilâhîsi yeter / Sanma hâşâ kerem-i nâ-mütenâhîsi biter"- bu sarmal kaygıyı keserek şiiri umutla noktalar; ilk bölümün akılcı kanıtlaması, burada duygusal bir güvene dönüşür.
Günümüz Türkçesiyle (sadeleştirme)
Yüce Allah, büyüklük âleminin padişahıdır; mekânsızdır, O'nun devletinin bir taht yeri olamaz. Başlangıcı olmayan mülk yalnızca O'nun ilahi zatına özgüdür; oradaki sonsuzluk görkemi sınırsızdır. Yerin ve göğün yapısı O'nun hikmetinin eseridir; dolu da boş da, hepsi kudret elinin icadıdır. Bütün melekler O'nun yüceliğini ve şanını kutsar; felek bile O'nun büyüklüğü önünde eğilip secde eder. Yeryüzü O'nun emriyle gece gündüz hareket eder; bereket ve bolluk mevsimleri değişip yenilenir. Ay ile güneş, O'nun rahmet ışığının bir parıltısıdır; cehennem ateş alacaksa bile bu O'nun öfkesinin hararetindendir. Yıldızlar, O'nun yüce heybetinin kıvılcımlarıdır; onların ışığı gökkubbeyi yaldızlar. Kudretli Tanrı'nın takdiriyle kimi sabit kimi hareketlidir bu yıldızlar; her biri Tanrı'nın varlığına parlak bir kanıttır. Varlığını bilmek için koca kâinata ne gerek var; yarattığı tek bir zerre bile bunu ispata yeter. Yaratılmışların sıradan bakışı O'nun zatını göremez; ama basiret gözü O'nun nurunu hisseder. Aklımca, O'nun birliğine tanıklık etmem gerekir; can ve gönlümle de yalvarış ve ibadet etmem gerekir. Sevinç ve şevkle O'nun ayetlerine tapmak isterim; anla ki Yaratıcım için başka ne yapmak isteyebilirim ki. Ey Şinasi, içimi Tanrı korkusu kemiriyor; yüzüm gülse de kalbimin gözü kan ağlıyor. Gönlümde, isyanıma pişmanlık üstün geliyor; ne yapayım, umutsuzluktan affımı istemeye yüz bulamıyorum. Ne dedim ben, tövbeler olsun; bu bile kötü bir davranış. Benim özrüm, günahımdan iki kat daha kötü. Rahmet nuru neden kara yüzümü güldürmesin; günahım Tanrı'nın bağışlayıcılığından daha mı büyük? O'nun sonsuz cömertliği bütün âlemi kapsamıyor mu; yoksa kulu bu âlemin dışında mı tutuluyor? Kulunun zaafına göre kusuru ne kadar çok olursa olsun, O'nun lütfu yine de gazabına üstün değil mi? Kulun yanılgısına sebep, onun doğal aczidir; hem mana âleminde kulun şefaatçisi de yine O'dur. Beni bağışlamaya O'nun ilahi lütfu yeter; sakın O'nun sonsuz keremi biter sanma.
Özel Durum: Şiirin Edebiyat Tarihindeki Payı
TEİS'in aktardığına göre, Namık Kemal'in Encümen-i Şuârâ çevresinden ayrılıp eski edebiyat anlayışıyla bağlarını koparmasında, Müntehabât-ı Eş'âr'ın ve özellikle Münâcât'ın önemli bir payı olmuştur (Kaplan 1997: 33-34) — yani bu şiir, yalnızca bir yakarış değil, Tanzimat şiirinin kendi içindeki kopuşunu tetikleyen metinlerden biri olarak da okunur. Ayrıca akademisyen Ömer Faruk Akün, Şinasi'nin kitabındaki dinî şiirlerde Hz. Peygamber'in hiç zikredilmeyişini, "naatsız bir divan" oluşturulmasını, şairin düşünce dünyasında "deist" bir eğilimin izi olarak değerlendirmiştir (Akün 1979: 555). Bu akademik gözlem, şiirin neden mucize veya vahiy anlatısına değil, doğa ve akıl yürütmeye dayanan bir kanıtlama biçimine yaslandığını açıklayan bir okuma önerisidir.
Şinasi — Şairin Portresi
Şinasi, İstanbul'un Tophane semtinde Boğazkesen mahallesinde, kaynaklara göre 1824 veya 1826'da doğdu (TEİS 1826 tarihini esas alır). Babası, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda şehit düşen topçu yüzbaşısı Bolulu Mehmet Ağa'dır; küçük yaşta yetim kalan Şinasi, annesi ve yakınları tarafından büyütüldü. Mahalle mektebi ve Tophane'deki Fevziye Mektebi'nin ardından Tophane Müşirliği kalemlerinde çalışmaya başladı; burada Arapça, Farsça ve -ihtida ederek Mehmed Reşad adını alan bir Fransız subayından- Fransızca öğrendi. 1849'da Tophane müşiri Ahmet Fethi Paşa ve Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın desteğiyle maliye eğitimi almak üzere Paris'e gitti; burada şarkiyatçı De Sacy ailesiyle tanışıp Ernest Renan ve Lamartine ile dostluk kurdu, Société Asiatique'e üye seçildi.
1854'te İstanbul'a dönen Şinasi'nin memuriyet hayatı, koruyucusu Reşid Paşa'nın siyasi konumuna paralel iniş çıkışlar gösterdi; bir doktor tavsiyesiyle sakalını kestiği için dönemin memuriyet kurallarına aykırı bulunup görevinden uzaklaştırılması, kısa süre sonra Reşid Paşa'nın yeniden sadrazam olmasıyla düzeldi. 1859'da Fransız şiirinden çevirilerini Tercüme-i Manzûme adıyla, aynı yıl Türk tiyatrosunun ilk örneği sayılan Şair Evlenmesi'ni yayımladı. 1860'ta Agâh Efendi ile birlikte ilk özel Türkçe gazete olan Tercüman-ı Ahvâl'i, 1862'de ise tek başına Tasvîr-i Efkâr'ı çıkardı; aynı yıl şiirlerini Müntehabât-ı Eş'ar adıyla bastırdı. 1863'te Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye adlı atasözü derlemesini yayımladı.
1865'te gazetesini Namık Kemal'e bırakarak ikinci kez Paris'e giden Şinasi, burada on dört ciltlik kapsamlı bir Türkçe sözlük hazırlığına girişti; bu çalışma yarım kaldı. 1869 sonlarında İstanbul'a dönüp kendini tamamen yayıncılığa verdi, Müntehabât-ı Eş'ar ile Tercüme-i Manzûme'nin genişletilmiş ikinci baskılarını 1870'te neşretti. TEİS'e göre 12 Eylül 1871'de Cihangir'deki evinde beyin tümöründen vefat etti (bazı kaynaklar, örn. İngilizce Vikipedi, ölüm tarihini 13 Eylül olarak verir). Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "yeniliğin üç büyük muharriri"nden biri saydığı Şinasi, padişahlara kaside sunmayan ve tek başına gazete çıkaran duruşuyla divan edebiyatının saraya bağlanma geleneğini kıran ilk Türk edebiyatçısı olarak anılır.
Sıkça Sorulan Sorular
Münâcât şiiri hangi kitaptan alınmıştır?
Şiir, Şinasi'nin 1870'te Tasvîr-i Efkâr Matbaası'nda basılan Müntehabât-ı Eş'ârım (Divân-ı Şinasi) adlı kitabında yer almaktadır; şiirin ilk baskısı ise 1862'de aynı eserin ilk edisyonunda yayımlanmıştır.
Münâcât şiirinin konusu nedir?
Şiir, Tanrı'nın birliğini ve kudretini akıl ve doğa üzerinden kanıtlamaya çalışan, ardından şairin kendi günahkârlığını itiraf edip Tanrı'nın sonsuz bağışlayıcılığına sığındığı bir münâcât (yakarış) şiiridir.
Şinasi kimdir?
Şinasi (1826–1871), Tanzimat edebiyatının kurucu isimlerinden, ilk özel Türkçe gazeteyi çıkaran gazeteci, Türk tiyatrosunun ilk örneği sayılan Şair Evlenmesi'nin yazarı ve Türk şiirine "fikir" eksenli bir yenilik getiren şairdir.
✍️ Okuduğunuz bu içeriği, kalp ikonuna tıklayarak beğenebilir; Google hesabınızla giriş yaparak Favorilerinize ekleyebilirsiniz.
✍️ Beğendiğiniz dizeleri/metinleri fareyle seçerek veya üzerine basılı tutarak hızlıca alıntılayabilir ve yorumunuza ekleyebilirsiniz.
🎧 Dilerseniz bu içeriği sesli olarak da dinleyebilirsiniz:
Yorumlar
Yorum Gönder
Siz bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi yazarak katkıda bulunabilirsiniz.