✦ Şiirinizi gönderin — Okur Şiirleri Köşesi'nde
✦ Şairler Testi'ni çözün
✦ Önemli Şiir Günleri Ajandası'na bakın
✦ Aylık E-Dergi'yi okuyun
✦ Şiir Rafım Radyosu'nu dinleyin
✦ Şiir Rafım Kitaplığı'na bakın
✦ Şiir Arşivi'nde sevdiğiniz şiirleri keşfedin
Çorak Ülke, T.S. Eliot — Şiir Analizi ve Türkçe Çeviri
Leylakları ölü toprakta
Analitik Notlar
I. Ölülerin Gömülüşü: Şiir, "Nisan en zalim aydır" diyerek baharı yeniden doğuşun değil bir işkencenin ayı hâline getirir; Chaucer'ın Canterbury Hikâyeleri'nde de nisan bir hac mevsimiydi, ama orada umutla açılırdı. Eliot'ta ise nisan, kışın unutkan karının altında rahat bırakılması gereken "kısır" kökleri uyandırır. Bölüm, Kontes Marie'nin çocukluk anısından "kırık putlar yığını"nın karşısındaki "Ey insanoğlu" seslenişine, sümbül bahçesindeki başarısız iletişimden ("konuşamadım... sessizlik") Madam Sosostris'in tarot falına ve nihayet Londra Köprüsü'nden akan, ölümün bu kadar çok insanı biçtiğine şaşıran zombi kalabalığa uzanır; bölüm, MÖ 264'teki Mylae deniz savaşından bir yoldaşa seslenerek I. Dünya Savaşı sonrası Londra'yı antik Kartaca'yla iç içe geçirir ve doğrudan okura "hypocrite lecteur" (ikiyüzlü okur) diye seslenerek kapanır.
II. Bir Satranç Partisi: Bölüm, klostrofobik bir evlilik korkusu içinde iki kadını karşı karşıya getirir. İlki, boğucu parfümlerle çevrili, Philomel'in tecavüze uğrayıp bülbüle dönüştüğü mitin süslediği bir odada oturan, mırıldanan eşinden ("Ne düşünüyorsun? Ne düşüncesi bu?") hiçbir yanıt alamayan zengin bir kadındır. İkincisi ise bir meyhanede, arkadaşının diş, düşük hapı ve savaştan dönen kocası Albert hakkındaki lafını sakınmayan monoloğuyla resmedilen işçi sınıfından Lil'dir; sahne, İngiliz meyhanelerinin kapanış anonsu "VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ" nakaratıyla bölünür. Her iki sahne de yakınlığı tükenmiş, neredeyse ticari bir alışverişe dönüşmüş olarak resmeder.
III. Ateş Töreni: Bölüm, artık su perilerinin değil boş şişelerin ve izmaritlerin süslediği Thames Nehri'ne alaycı bir ağıtla ("Nazlı Thames, usulca ak") açılır. Kör kâhin Tiresias -hem erkek hem kadın olarak yaşamış- bir daktilo kızla "sivilceli" bir emlakçı katibi arasındaki sevgisiz, neredeyse mekanik bir baştan çıkarmaya tanık olur: "Ateşlenmiş ve kararlı, adam hemen saldırır." Bölüm, nehir kızlarının ağıtlarıyla ve Aziz Augustinus'un "Kartaca'ya" varışını anlatan itirafıyla kapanır; bölümün adının kendisi (Buda'nın Ateş Vaazı'na gönderme) arzuyu tüketen bir ateş olarak çerçeveler.
IV. Suda Ölüm: Şiirin en kısa bölümü, kâr ve zararı unutmuş, boğulmuş Fenikeli gemici Phlebas'ı betimler; okura -Yahudi olsun olmasın- onu hatırlaması öğütlenir. Bu, şiirin gürültüsünü kesen kısa bir memento mori'dir.
V. Gök Gürültüsünün Dedikleri: Şiirin doruk noktası, susuz, kayalık bir manzarada, konuşmacının yanında yürüyen gizemli "üçüncü" bir figürle (Eliot'ın kendi notuna göre, bir Antarktika keşif gezisinde bitkin kâşiflerin sayamadıkları bir üye daha olduğu yanılsamasından esinlenmiştir) ilerler; Kudüs, Atina, İskenderiye, Viyana ve Londra'nın yıkılan kuleleri tüm dünya uygarlıklarını tek bir çöküşte birleştirir. Nihayet gök gürültüsünün söylediği "DA" hecesi, Upanişadlar'a göre üç şekilde yorumlanır: Datta (ver), Dayadhvam (paylaş/şefkat göster), Damyata (denetle). Şiir, çok dilli bir alıntılar kolajıyla ve Sanskritçe barış formülü "Shantih shantih shantih" ile kapanır.
1922
oculis meis vidi in ampulla pendere,
et cum illi pueri dicerent: Sibulla ti thelis;
respondebat illa: apothanein tehelo.' (1)
il miglior fabbro (2)
I. ÖLÜLERİN GÖMÜLÜŞÜ
Nisan en zalim aydır, gövertir
Leylakları ölü toprakta, yoğurur
Anılarla istekleri, uyarır
Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla.
Kış, sıcacık tuttu bizi, örter
Toprağı unutkan karla, sürdürür
Kısır bir hayatı kuru köklerle.
Yaz şaşırttı bizi, Starnbersee'ye gelince
Deli bir sağnakla; sığındık sıra kolonlara,
Derken yeniden güneş, uzandık Hofgarten'a,
Birer kahve içip konuştuk bir saat kadar.
Bin gar keine Russin, stamm' aus Litauen, echt deutsch. (3)
Ve çocukluğumuzda, arşidüklerde kalırken,
Yeğenimgillerde, kızakla gezdirirdi beni,
Ve ben korkardım. Ama o, Marie, derdi,
Sıkı tutun Marie! Ve yamaçtan kayardık.
Dağlardaysan, orada özgür bulursun kendini.
Çoğu geceler okurum, kışın da güneye giderim.
Hangi kökler kavrar, hangi dallar bezer
Buradaki taş yığınını? Ey insanoğlu
Bunu bilemez, sezemezsin, çünkü bildiğin yalnız
Bir kırık putlar yığınıdır ki güneşte kavrulur
Ve ona ne ölü ağaç gölge, ne cırcırböceği erinç,
Ne de kuru taş su sesi verir. Yalnız
Burası gölge, altı bu kızıl kayanın,
(Sığın gölgesine bu kızıl kayanın),
Ve ben öyle bir şey göstereceğim ki sana,
Ne seni durmadan izleyen sabahki gölgendir,
Ne kalkıp seni karşılayan akşamki gölgendir,
Sana korkuyu göstereceğim bir avuç tozda.
Frisch weth der Wind
Der Heimat zu
Mein Irisch Kind,
Wo weilest du? (4)
"Bana sümbülleri ilk verişin bir yıl önceydi,
Sonra sümbül kız koydular adımı."
- Ama döndüğümüzde, gün sonu, sümbül bahçesinden,
Kolların dolu, saçların ıslak, bir türlü
Konuşamadım, gözlerim de seçmedi, sanki
Ne diriydim, ne ölü, ne de bir şey biliyorum,
Sırf bakıyordum ışığın gözüne, sessizlik.
Oed' und leer das Meer. (5)
Madam Sosostris, şu ünlü falcı,
İyice üşütmüştü kendini ama
En akıllı kadın diye bilinir Avrupa'da
Elinde bir deste hayın kağıtla. İşte, dedi,
Senin kağıdın, boğulmuş Finikeli gemici,
(Şu inciler onun gözleriydi bir zamanlar, Bak!)
İşte Belladonna, Kayalıkların Ecesi,
Durumların ecesi.
İşte üç değnekli adam, işte Çarkıfelek,
Ve işte tek gözlü tüccar, bu kağıda gelince,
Bu boş kağıt, tüccarın sırtındaki şeydir,
Onu da görmem yasaktır. Peki nerede
Asılmış Adam! Suda ölümden sakın.
Kalabalıklar görüyorum halka olmuş yürüyor.
Falınız tamam. Sayın Mrs. Equitone'u görürseniz,
Deyin ki yıldız falını kendim getiririm:
Öyle zamandayız ki su uyur düşman uyumaz.
Düşçül Kent,
Kirli sisi altında bir kış sabahının,
Bir kalabalık aktı Londra Köprüsünden, sürüyle,
Ummazdım, ölüm çökertsin insanları sürüyle.
Duyulan, kesik ve seyrek, iç çekişlerdi,
Ve gözleri kendi adımlarındaydı her adamın.
Aşıp tepeyi aktılar King William Caddesinden
Saint Mary Woolnoth Kilisesine, kulede çan
Ölü bir sesle tınlarken son vuruşunda dokuzun.
Bir tanış görüp durdurdum haykırarak, "Stetson!
"Sen ha! Gemilerdeki yoldaşım benim, Mylae'de!
"Şu ceset, bıldır diktiydin ya bahçene,
"Filiz verdi mi? Bu yıl durur mu çiçeğe?
"Yoksa o beklenmedik don bozdu mu tarhını?
"Öyleyse uzak tut köpeği, insanların dostudur,
"Yoksa tırnaklarıyla kazıp çıkarır gene!
"Sen! hypocrite lecteur! - mon semblable, - mon frère!" (6)
II. BİR SATRANÇ PARTİSİ
Kadının koltuğu, yaldızlı bir taht gibi,
Çil Çil yansıdı mermerde ve ayna
- Destekleri salkımlı asmalarla bezenmiş
Birisinden bir altın Küpidon baka kalmış,
(Biri de gizlemiş gözlerini kanadıyla) -
Çiftleyip alevlerini yedi kollu şamdanın
Yansıttı ışığı masanın üzerine, tam da
Yükselirken mücevherlerinin parıltısı
Öbek öbek atlas döşeli kutulardan;
Fildişi ve renkli camdan şişeciklere,
Tapasız, sinmiş acayip, sentetik parfümleri,
Macun, toz ya da sıvı - bunalttı, şaşırttı
Ve boğdu duyuları kokularla; tedirgin olup
Pencereden gelen esinle, kokular yükseldi
Besleyerek upuzun alevlerini şamdanın
Ve savurdu dumanları bölmeli tavana,
Tedirgin edip desenlerini oymalı tavanın.
Geniş kızılağaç kaplama, renkli taşlarla çevrili,
Bakır kakmalı, bir yeşil, bir turuncu yanıyor
Ve bu içli ışıltıda oyma bir yunus yüzüyordu.
Antik şömine üstündeki tabloda anlatılan,
Sanki bir pencereydi ormana açılan,
Değişimiydi Philomel'in, o barbar kralın
Onca zorladığı; ama bülbül kesilmiş orda,
Sarmıştı tüm çölü kirletilemez bir sesle,
Ve hala ağlıyordu ve dünya hala o yolda,
"Cik cik!" kös dinlemiş kulaklara.
Ve zamanın öbür solgun artıkları da
Anlatılmıştı duvarlarda; ısrarla bakan biçimler
Dört yönden sarkmış, eğilip susturuyordu odayı.
Sürüklendi merdivende adımlar.
Ocağın ışığında, fırçanın altında, saçları
Alevli oklar gibi dağılmış
Işıl ışıl konuşurken, artık zalimce susacaktı.
"Sinirlerim bozuk bu gece. Çok bozuk. Gitme kal.
"Bir şeyler anlat. Neden konuşmazsın hiç. Konuş.
"Ne düşünüyorsun? Ne düşüncesi bu? Ne?
"Ne düşünürsün böyle bilmem ki hiç. Düşün bakalım."
Sanırım biz dönekler geçidindeyiz,
Ölü adamlar orda yitirmişti kemiklerini.
"Nedir bu gürültü?"
Eşikten esen yel.
"Peki ya bu gürültü? Zoru nedir bu yelin?"
Hiçbişey gene hiçbişey.
"Bilmez
"misin hiçbişey? Görmez misin hiçbişey? Hatırlamaz mısın
"Hiçbişey?"
Hatırlarım
Şu incilerdi adamın gözleri bir zamanlar.
"Diri misin, değil misin? Hiçbişey yok mu kafanda?"
Ama
O O O O şu Şekispiyerimsi cümbüş-
Hem ne incelik
Ne yetkinlik
"Ne yaparım şimdi ben? Ne yaparım ben?
"Öyleyse hemen fırlayıp sürterim sokaklarda,
"Saç baş darmadağın. Peki ne yaparız yarın?
"Ve her günü Tanrının?"
Sıcak su saat onda.
Yağmur varsa, kapalı bir araba saat dörtte.
Sonra bir el satranç oynayacağız,
Kapaksız gözlerimiz kısılmış, kulağımız kapıda.
Kocası terhis edildiğinde Lil'e dedim ki -
Esirgemedim sözümü, hem yüzüne söyledim,
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
Bak Albert dönüyor, çekidüzen ver kendine biraz.
Bilmek ister n'aptın sana verdiği parayı,
Dişlerini yaptırman için. Verdi, hem de yanımda.
Gel çektir tümünü, Lil, güzel bir takım yaptır,
İnan ki, demişti, yüzüne bakasım gelmiyor.
Al benden de o kadar, dedim, Albert'ciği düşün bir,
Dört yıldır askerdeydi, gününü gün etmek ister,
Bunu sende bulamazsa, başkaları var, dedim.
Ya, öyle mi dedi. Olabilir a, dedim.
O zaman bir kapı bulurum, dedi, ama açık konuşsana.
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
O işten hoşlanmasan da dayanmalısın, dedim.
Yok, yapamam, dersen, başkaları seçip kapar.
Albert çekip giderse, bilir miydim? deme sakın.
Utanmalısın, dedim, böyle yaşlı görünmekten.
(Oysa ancak otuz birinde.)
Elimden ne gelir, dedi, suratını asarak,
Hep aldığım o haplar, düşürmek için, dedi.
(Beş tane vardı, minik George'da az kalsın ölüyordu.)
Ezzacı her şey düzelir, dedi, ama nerde eski halim.
Sen eni konu aptalmışsın, dedim,
Ya Albert rahat bırakmazsa, sil baştan, dedim.
Çocuk istemiyordun da niye evlendin?
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
Neyse, Albert geldi o pazar, sofrada sıcak domuz budu,
Yemeğe bırakmadılar beni, tatmalıymışım sıcacık -
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
VAKİT TAMAM, BEYLER, KAPATIYORUZ
İğgeceler Bill. İğgeceler Lou. İğgeceler May. İğgeceler.
Haydi eyvallah. İğgeceler. İğgeceler.
İyi geceler leydiler, iyi geceler sevimli leydiler,
iyi geceler, iyi geceler.
III. ATEŞ TÖRENİ
Irmağın tentesi çökmüş: damar parmaklarıyla
Son yapraklar kavrayıp gömülür ıslak setlere. Yel
Arşınlar kavruk ülkeyi duyulmadan. Su perileri gitmiş.
Nazlı Thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm.
Üstünde ne boş şişeler, sandviç kağıtları,
Ne ipek mendiller, karton kutular, izmaritler,
Ne de başka izi yaz gecelerinin. Su perileri gitmiş.
Ve dostları, kent kodamanlarının aylak mirasçıları,
Gitmişler, adres filan bırakmadan.
Leman gölünün kıyısında oturdum da ağladım.
Nazlı Thames, usulca ak, bitinceye kadar türküm,
Nazlı Thames, usulca ak, sessiz ve kısadır sözüm.
Ama ansızın soğuk bir yel ve duyarım ardımda
Kemik takırtıları ve kikirdemeler, kulaktan kulağa.
Bir sıçan otların arasından usulca süzüldü
Yapış yapış karnını toprağa sürterek,
Avlanırken ben durgun sularında kanalın
Havagazı fabrikasının ardında, bir kış akşamı,
Aklımda kral kardeşimin uğradığı deniz kazası
Ve kral babamın ölümü, ondan önce.
Aşağıda ıslak toprakta çıplanmış ak gövdeler
Ve basık ve kuru tavanarasındaki kemikleri
Yıllardır takırdatan ayaklarıydı sıçanların.
Ama ben ardımdan, zaman zaman, duyarım
Korno-motor seslerini ki getirirler nasılsa
Sweeney'i Mrs. Porter'a baharda.
Ooo! Dolunay doğup üstüne parlasın
Mrs. Porter'la kızının
Onlar sodalı suda yıkar ayakların'
Et O ces voix d'enfants, chantant dans la coupole! (7)
Cik cik cik
Cık cık cık cık cık cık
Onca zorlanmış
Tereu (8)
Düşçül Kent
Boz sisi altında bir kış öğlesinin
Mr. Eugenides, İzmirli tüccar,
Tıraşsız, bir cebi kuşüzümü dolu,
CIF Londra: Belgeler para ödenince,
Kaba bir Fransızcayla, ne dersin, dedi,
Canon Street Otelinde öğle yemeğine,
Sonra hafta sonu tatiline Metropole'de.
Erguvanımsı saatte ki bakışlar ve sırt
Doğrulur masadan ve insan makinesi bekler
Avara çalışan, bekleyen bir taksi gibi,
Ben Tiresias, iki hayat arası bocalayan, kör,
Pörsük dişi memeli yaşlı adam, nasıl sezmem,
Erguvanımsı saatte, akşam saatinde ki çırpınır
Yuvaya doğru, gemicileri yuvaya getirir denizden,
Daktilo kız çay zamanı yuvada, sabah sofrasını tpolar,
Sobasını yakar, düzenler hazır yiyecekleri masada.
Pencerenin dışına korkusuzca astığı
İç çamaşırları güneşin son ışınlarıyla yanar,
Ve yığılmış üstüne divanın (geceleri yatağı)
Çoraplar, terlikler, kombinezonlar, korseler.
Ben Tiresias, pörsük hayvan memeli kocamışa yeter
Yeter de artardı bu sahne, gerisine gelince -
Yolu gözlenen konuğu bekledim ben de.
Adam, iğrenç suratlı bir gençtir, gelir,
Sıradan bir emlakçı katibi, küstah bakışlı,
Aşağı kesimden biri ki kurumlu hali sırıtır
Bir Bradford milyonerinin ipek şapkası gibi.
Umduğu gibi, zaman en uygun zamandır,
Yemek bitmiş, kadın oyalamaya çalışır,
İstemese bile engel de olmaz kadın.
Ateşlenmiş ve kararlı, adam hemen saldırır;
Hiçbir engele rastlamaz yoklayan eller;
Karşılık mı bekler adamdaki kör gurur,
Kayıtsızlığı da hoş karşılar.
(Ve ben, Tiresias, önceden acısını çekmiş
Aynı yatak-divanda oynanan oyunların,
Ben ki Thebai surlarına sırtımı dayamış,
Yürümüşüm safında en aşağılık ölülerin.)
Adam son bir öpücüğe daha kıyar,
El yordamıyla iner ışıksız merdiveni.
Kadın döner, bir an pencerede görünür,
Sanki habersizdir aşığının gittiğinden,
Kafasından puslu bir düşünce geçer:
"Neyse bu da bitti, iyi ki bitti hem."
Bir gün gelir düşer de yosma kadın
Yalnızken gene dolanırsa odasında,
Eli saçlarına gider kendiliğinden
Ve bir plak koyar gramafona.
"Sulardaydım, bu ezgi çalındı kulağıma"
Ve Strand boyunca, Queen Victoria Caddesine dek.
Kent, ey Kent! arasıra duyarım
Lower Thames Caddesinde bir meyhaneden
Bir mandolinin hoşa giden dertlenişini
Ve öğle yemeğindeki gürültüsüyle sohbetini
Balıkçıların ki orda yaşar duvarlarında
Magnus Martyr Kilisesinin,
Büyülü görkemi İyon beyazıyla altın renginin.
Irmağın terlediği
Yağ ve katran,
Mavnalar sürüklenir
Alçalan sularda,
Al yelkenler
Dopdolu
Yelle, yelpirder koca serende.
Mavnalar yıkar
Sürüklenen paraketeleri
Varırlar Aşağı Greenwich'e
Köpekler Adasından ileri.
Weialala leia
Wallala leialala
Elizabeth'le Leicester
Çekilen kürekler,
Teknenin kıçı
Yaldızlı deniz kabuğu
Al ve altın,
Sert soluğanlar
Yıkadı kıyıları,
Güneybatı yeli
Çan seslerini
Ak kulelerin
Weialala leia
Wallala leialala
"Tramvaylar tozlu ağaçlar.
Highbury'denim. Richmond'la Kew idi
Beni mahveden. Bir kanodaydı, dapdar,
Richmond'un yanında kaldırdım dizlerimi."
"Moorgate'in gediklisiyim ve gönlüm
kırık dökük. Her şey olup bitince
Ağladı adam ve sözerdi 'yeni bir yarın'.
Ses etmedim. Nemeydi benim gücenme."
"Margate kumsalındayım.
Bağlayamam ki
Hiçbir şeyi hiçbir şeyle.
Ucu kırık turnakları kirli ellerin.
Benim halkım gönülsüz halk, ummaz ki
Hiçbir şey."
la la
Sonra vardım Kartaca'ya
Yanıyor yanıyor yanıyor yanıyor
Ey Tanrım Sen kurtar beni
Ey Tanrım Sen kurtar
yanıyor
IV. SUDA ÖLÜM
Fenikeli Phlebas, öleli iki hafta olmadan
Unuttu martı çığlıklarını, soluğanları
ve kâr ile zararı.
Bir akıntı, deniz altında,
Sıyırdı kemiklerini fısıltılarla. Yüksele alçala
Yeniden yaşadı evrelerini yaşlılığıyla gençliğinin
Kapılırken burgaçlara.
Yahudi ol, olma
Sen, ey çarkı çevirirken yelden yöne bakan!
Düşün Phlebas'ı, o da yakışıklı ve boyluydu eskiden.
V. GÖK GÜRÜLTÜSÜNÜN DEDİKLERİ
Vurunca meşale kızıllığı terli yüzlere
İnince dondurucu sessizlik bahçelere
Başlayınca can çekişme taşlık ülkede
Bağıranlar ve ağlayanlar
Mapusane ve saraylar ve yankıması
Gök gürlemesinin, bharda, uzak dağlarda
O adam ki yaşıyordu, şimdi ölüdür
Bizler ki yaşıyorduk, şimdi ölüyoruz
Sabrımız tükenmiş
Burada su yok yalnız kaya var
Kaya ve susuzluk ve kumlu yol
Yol döne döne tırmanıyor dağlara
Dağlar ki sırf kaya, su yüzü görmemiş
Su olsaydı durup içerdik birer birer
Kayalar arasında kim durur, kim düşünür
Ter kupkuru, ayaklarsa kuma gömülü
Hiç olmazsa su olsaydı arasında kayaların
Ki ölü dağın çürük dişli ağzıdır, tüküremez
Kişi burda dikilemez, oturamaz, yatamaz
Üstelik sessizlik de yok bu dağlarda
Ama kuru kısır gök gürlemesi var, yağmursuz,
Üstelik çile yerleri de yok bu dağlarda
Ama asık mor suratlar sırıtır ve hırlar
Çatlak duvarlı evlerin kapılarından
Su olsaydı
Kaya olmasaydı
Kaya olsaydı ama
Su da olsaydı
Ve su
Bir pınar
Bir gölcük kayalar arasında
Hiç olmazsa su sesi olsaydı
Değil ağustosböceği
Ve türküyen kuru otlar
Ama bir su sesi kayalardan
Şakırken yalnızgezer ardıç kuşu orada çamlarda
Şıp şıp şip şıp şıp şıp
Ama ne gezer su
Kimdi o üçüncü, hep yanında yürüyen?
Sayınca bir sen varsın, bir de ben
Ama ne zaman uzayıp giden ak yola baksam
Birisi daha var daima yanında yürüyen
Akıyor sanki boz harmanisiyle, kukuletalı,
Bilemem artık erkek mi, kadın mı
- Ama kimdir öbür yanında yürüyen?
Yücelerden gelen şu ses de nedir
Anaların yaktığı ağıdın mırıltısı,
Nedir şu kukuletalı insan yığını, kaynaşır
Sonsuz ovalarda, tökezler çatlak toprakta,
Ki kuşatılmış dümdüz bir ufukla yalnız,
Hangi kenttir şu dağların üstündeki
Çatırdı ve sessizlik ve patlamalar erguvan gökte
Yıkılan kuleler
Kudüs Atina İskenderiye
Viyana Londra
Düşçül
Bir kadın uzun kara saçlarını gerdi eliyle
Ve zırıldattı tellerinde bir ezgiyi
Ve bebek yüzlü yarasalar erguvan ışık içre
Islık çaldılar ve kanatlarını çırptılar
Ve kara bir duvardan aşağı sarktılar başaşağı
Ve havada tepetaklaktı kuleler
Çalarak hatırlatan çanları ki saatleri vurur
Ve boş sarnıçlarla kör kuyulardan yükselen türküler.
Dağlar arasındaki bu kokmuş çukurda
Solgun ayışığında, otlar türkü yakıyor
Çökmüş mezarlar üzre, kilise avlusunda
Bomboş bir kilise, yelin cirit attığı,
Cam çerçeve yok, kapı gıcırdar durur,
Kuru kemikler incitmez ki kimseyi.
Sırf bir horoz kurulmuş çatı direğine
Ku ku riku ku ku riku
Bir şimşeğin yalazında. Sonra çileyen bir bora
Yağmur getiren.
Ganj cılızlaşmıştı ve bitkin yapraklar
Yağmur bekliyordu, kara kara bulutlar
Yığılırken çok uzaklarda, Himalayalarda.
Cengel sinmiş, kamburlaşmıştı sessizce.
Derken konuştu gök gürültüsü
DA
Datta: Verdiğimiz nedir?
Dostum, tutkuyla titremekte yüreğim,
Bir anlık kapılışın korkunç ataklığı,
Ki bir sakınganlık çağı da onaramaz bunu,
Bununla ama sırf bu tutkuyla varolduk
Ve bu, ne ölüm ilanlarımızda izlenebilir
Ne iyiliksever örümceğin sardığı anılarda
Ne de mühür altında, sıska dava vekili kırar
Bomboş odalarımızda
DA
Dayadhvam: Duydum anahtarlar
Bir kez döner kapıda, ve yalnız bir kez döner
Düşünürüz anahtarı, herkes kendi zindanında
Düşünmekte anahtarı, bir zindanı onar herkes
Ancak akşam saatinde, göksel söylentiler
Bir an için umutsuz bir Coriolanus yaratır
DA
Damyata: Tekne yanıtladı
Neşeyle, yelken ve kürekte usta ellere
Deniz durgundu, yüreğin yanıtlayacaktı
Neşeyle, çağrılsaydı bir, usulca atarak
Altında yoklayan ellerin
Oturmuş kıyıda
Avlanıyordum, ardımda çorak düzlükler,
Topraklarımı işleyebilecek miyim hiç olmazsa?
Londra Köprüsü yıkılıyor yıkılıyor yıkılıyor
Pi s'ascose nel foco che gli affina (9)
Quando fiam uti chelidon - Ey kırlangıç kırlangıç (10)
Le Prince d'Aquitaine à la tour abolie (11)
Bu parçalarla yıkıntılarımı payandaladım
Ya, siza uyarım öyleyse. Hieronymo delirdi gene.
Datta. Dayadhvam. Damyata. (12)
Shantih shantih shantih (13)
Dipnotlar (Çevirenin Notları)
(1) Sibyl'i Cumae'de kendi gözlerimle gördüm, cam bir kavanoz içinde yaşıyordu, oğlanlar sorunca, "Sibyl ne oldu?" yanıtı hep şuydu, "Ölümü özlüyorum." (Petronius'dan, Satiricon, Bölüm 48. Çevirenin notu: Sibyl'e (kahin kadın) sonsuz hayat verilmiştir ama sonsuz gençlik değil. Yüzyıllar boyu kocadıkça gövdesi küçüle küçüle bir çekirge kadar kalır. Daha da büzülecek ama ölemiyecektir. Yani hem zamanın, hem de doğum-ölüm-yeniden doğum halkasının dışına itilmiştir.)
(2) Daha iyi usta
(3) Hayır Rus değilim, Litvanyalıyım, Alman kökenli.
(4) Dağlarından yurdunun / Yel eser serin serin / İrlandalım, çocuğum / Gurbet elde neylersin? (R. Wagner, Tristan ile İsolde)
(5) Boş ve ıssız gene deniz. (R. Wagner, Tristan ile İsolde)
(6) Sen! dönek okur! - benzerim, kerdeşim benim! (C. Baudelaire)
(7) Ve ey çocuk sesleri, kubbelerde çınlayan! (Verlaine)
(8) Tereu: Bülbül sesine öykünmede kullanılır. Tereus: Philomel'i kirleten kral.
(9) Sonra kendilerini arıtan alevlere daldı. (Dante, Araf)
(10) Ne zaman kırlangıç gibi olacağım. (Pervigilium Veneris)
(11) Aquitane Prensi yıkık kulede (Gerard de Nerval)
(12) Ver. Duyuları paylaş. Denetle. (Upanishad'dan)
(13) Barış. Barış. Barış.
Özel Durum: Bir "Caesarean Operation"
Şiirin ithaf sayfasındaki "il miglior fabbro" ("daha iyi usta") ifadesi, Ezra Pound'a bir teşekkürden çok daha fazlasıdır: Eliot, Lozan'da tamamladığı 19 sayfalık taslağı 1922 başında Pound'a gösterdiğinde, Pound şiiri neredeyse yarı yarıya kısalttı -bazı eleştirmenlerin "kayıtlara geçmiş en büyük editörlük müdahalelerinden biri" dediği bir süreçle. Şiirin ünlü dipnotları da ilk bakışta göründüğü gibi salt akademik bir titizlik ürünü değildir: Eliot, 1956'daki "Eleştirinin Sınırları" adlı konuşmasında, notların kısmen 433 dizelik şiirin Amerikalı yayıncısı tarafından kitap olarak basılabilmesi için gereken sayfa sayısını tutturmak amacıyla eklendiğini itiraf etmiştir. Şiirin kendi notlarında da belirttiği gibi başlık, kurgu ve pek çok simgesi Jessie L. Weston'ın Kâse (Grail) efsanesi üzerine yazdığı From Ritual to Romance ile James Frazer'ın The Golden Bough adlı antropoloji klasiğine dayanır; V. bölümdeki "hep yanında yürüyen üçüncü kişi" imgesi ise, bitkin bir Antarktika keşif ekibinin üyelerini sayamayacak kadar tükendiklerinde "bir kişi daha var" yanılsamasına kapılmalarını anlatan bir kutup seferi anısından (muhtemelen Shackleton'ın seferlerinden biri) esinlenmiştir.
T.S. Eliot — Şairin Portresi
Şairin "kişilikten kaçış" olarak tanımladığı şiir anlayışına dair sitemizdeki Şiir Neden Hafızamızda Kalır? yazımıza da göz atabilirsiniz.
Thomas Stearns Eliot, 26 Eylül 1888'de ABD'nin Missouri eyaletindeki St. Louis kentinde, köklü bir Yeni İngiltere ailesinin en küçük çocuğu olarak doğdu. Büyükbabası William Greenleaf Eliot bir Üniteryen din adamı, babası Henry Ware Eliot bir iş insanı, annesi Charlotte Champe Stearns ise öğretmen ve şiir yazan bir toplum çalışanıydı. Smith Academy'de klasik ve modern dilleri öğrendi, ardından Harvard'da lisans ve yüksek lisansını tamamladı; burada sembolist şiirle tanıştı ve F.H. Bradley'nin felsefesi üzerine doktora çalışmasına başladı, ancak I. Dünya Savaşı yüzünden derecesini Amerika'ya dönüp resmen alamadı.
1914'te İngiltere'ye yerleşen Eliot, Ezra Pound'la tanıştı; Pound onun "Prufrock'un Aşk Şarkısı" adlı şiirini 1915'te Poetry dergisinde yayımlattı ve genç şairi Yeats başta olmak üzere dönemin edebiyat çevrelerine tanıttı. 1915'te Vivienne Haigh-Wood'la evlenen Eliot'ın bu evliliği, ikisinin de fiziksel ve ruhsal sağlık sorunlarıyla çalkalandı; 1917'de Lloyds Bankası'nda çalışmaya başlayan şair, aynı yıl ilk şiir kitabı Prufrock and Other Observations'ı yayımladı. 1921'de "sinir krizi" teşhisiyle üç aylık izin aldı, önce Margate'e, ardından tedavi için İsviçre'nin Lozan kentine gitti; Çorak Ülke'nin büyük kısmını burada, Dr. Roger Vittoz'un gözetiminde tamamladı. Şiir 1922'de yayımlandığında edebiyat dünyasını derinden sarstı ve 20. yüzyılın en etkili şiiri olarak anılmaya başladı.
1927'de İngiliz vatandaşlığına geçen ve Anglikan Kilisesi'ne katılan Eliot, 1922-1939 arasında Criterion dergisini yönetti, 1925'ten ölümüne dek Faber & Faber yayınevinde editörlük ve yöneticilik yaptı. Dört Kuartet (1943) ile "yaşayan en büyük İngiliz şairi" sayılan Eliot, 1948'de hem İngiltere'nin Liyakat Nişanı'nı hem Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Vivienne'den 1933'te ayrılan şair, 1957'de Valerie Fletcher'la evlendi. 4 Ocak 1965'te Londra'da hayatını kaybetti; külleri, ailesinin kökeninin bulunduğu East Coker köyündeki kiliseye gömüldü.
Sıkça Sorulan Sorular
Çorak Ülke şiirinin orijinal adı ve yazılış tarihi nedir?
Şiirin İngilizce özgün adı "The Waste Land"dir; 1922'de yayımlanmıştır, büyük kısmı Eliot'ın sinir krizi sonrası tedavi gördüğü İsviçre'nin Lozan kentinde yazılmıştır.
Çorak Ülke şiirinin konusu nedir?
Şiir, I. Dünya Savaşı sonrası Batı uygarlığının manevi kıraçlığını ve parçalanmışlığını, Kral Balıkçı ve Kâse (Grail) efsanesi üzerinden, çok sesli ve çok dilli bir kolaj tekniğiyle işler.
T.S. Eliot kimdir?
T.S. Eliot (1888–1965), 1948 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, 20. yüzyıl İngiliz-Amerikan modernizminin öncü ismi; Çorak Ülke ve Dört Kuartet gibi eserleriyle İngiliz şiirinde köklü bir dönüşüm yaratan şair, oyun yazarı ve eleştirmendir.
▾ Ayrıntılar
✍️ Okuduğunuz bu içeriği, kalp ikonuna tıklayarak beğenebilir; Google hesabınızla giriş yaparak Favorilerinize ekleyebilirsiniz.
✍️ Beğendiğiniz dizeleri/metinleri fareyle seçerek veya üzerine basılı tutarak hızlıca alıntılayabilir ve yorumunuza ekleyebilirsiniz.
✍️ İçeriğin ana başlığının altındaki paylaşım butonlarını ya da içeriğin sonundaki "Beğendiysen Paylaş" butonunu kullanarak, ya da linki kopyalayarak doğrudan sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz.
🎧 Dilerseniz sesli olarak da dinleyebilirsiniz:
Yorumlar
Yorum Gönder
Siz bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi yazarak katkıda bulunabilirsiniz.